8 Mart 2013 Cuma

Sabiha Gürayman



Sabiha Rıfat Gürayman, Türk inşaat mühendisi , voleybocu.
Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisidir. Anıtkabir'in inşaatında 10 yıl boyunca başmühendis olarak görev yapmıştır. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ilk kadın voleybolcusudur.
1910 yılında Manastır’da dünyaya geldi. İlköğrenimini öğrenimini Beşiktaş Esma Sultan İlkokulu'nda okudu. 1925’te Nişantaşı Kız Ortaokulu’nu bitirdi; ardından İstanbul Kız Lisesi’ne devam etti.
...
1927’de Yüksek Mühendis Mektebi’ne (bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi) girdi. O yıl ilk defa kız öğrenci alan okulun ilk kız öğrencisi idi. 1933 yılında bir diğer kız öğrenci olan Melek Hanım (Erbil) ile birlikte okuldan mezun oldu ve Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi ünvanını aldı.
Üniversite yıllarında voleybol sporu ile ilgilenen Sabiha Rıfat Hanım, Fenerbahçe erkek voleybol takımının kaptanlığını üstlendi(1928 veya 1929)
Çalışma hayatına Ankara Bayındırlık Müdürlüğü’nde başladı, daha sonra Bayındırlık Bakanlığı’na geçti. Ülkenin değişik yerlerinde bir çok okul, hükümet konağı ve resmi binanın yapımında görev aldı. [Anıtkabir] ve TBMM inşaatlarında 10 yıl çalıştı. İnşaatı sırasında başmühendisliğini yaptığı Anıtkabir’in Hürriyet Kulesi’nde bir fotoğrafı sergilenmektedir. Ankara'nın Beypazarı ilçesinde “Kemer Köprüsü”'nün inşaatında çalışması nedeniyle köprü yöre halkı nedeniyle “Kız Köprüsü” olarak isimlendirildi.
1939 yılında yüksek mühendis Remzi Gürayman ile evlenen Sabiha Rıfat Hanım’ın çocuğu olmadı.
1963 yılında emekli olan Gürayman, 1993’de eşini kaybettikten sonra İzmir’e yerleşti. 4 Ocak 2003 tarihinde hayatını kaybeden Gürayman, Doğançay Mezarlığı’na defnedildi.
 
Kaynak: Wikipedia

Nezahat Onbaşı

 
 
 
Nezahet Onbaşı'nın hikâyesi aslında Çanakkale Savaşı günlerine kadar uzanıyor. Savaş yıllarında annesi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken ince hastalığın (verem) kurbanı olur. O günlerde İstanbul işgal altındadır, küçük kızın babası Albay Hafız Halit Bey ise cepheden cepheye koşmaktadır. Hafız Halit Bey bir müddet sonra komutasındaki 70. Alay ile Anadolu'daki Milli Mücadele saflarına katılma kararı alır. Tabii kızını da yanında götürmek zorunda kalır. Böylece kader Küçük Nezahet'i daha 9 yaşındayken cephelerle tanıştırır.

At sırtında geçen ilk günün gecesinde donma tehlikesi atlatır. El bebek gül bebek büyüyeceği bir dönemde öksüz kalmıştır çünkü. Hafız Halit Bey küçük kızını kimseye emanet edemeyeceğini düşünerek adeta cephelerde büyütür. Küçük Nezahet, askerlerden at binmeyi, silah tutmayı öğrenir. Tam üç sene cephelerde bilfiil babasının katıldığı her muharebeye katılır. 70. Alay'ın simgesi olur adeta. Cephede Mustafa Kemal Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün de dikkatini çeker.

 
Ben Babamla Ölmeye Gidiyorum, Siz Nereye Gidiyorsunuz?
İstiklal Savaşı başladığında Alay Komutanı Albay Halit'e, Yunan askerleriyle en çetin çarpışmaların yaşandığı Gediz hattını müdafaa görevi verilir. Minik Nezahat, yanı başında süngü süngüye çarpışan Mehmetçik'in şehit oluşunu görecek kadar savaşın içindedir artık. Gediz Cephesi Yunanlılara karşı ilk yenilginin alındığı cephelerden biridir. Ancak Türk askeri düşmanın lojistiğini kesmek için verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdürür. Zor anlar yaşanır. Tarihe kaybedilen muharebe olarak geçen Gediz Cephesi'nde sadece bir alay başarılı olmuştur. O da Hafız Halit Bey'in kumandasındaki 70. Alay'dır. Küçük Nezahet'i onbaşı yapacak, daha sonra onu Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsülerindeki tartışmalara taşıyacak en önemli olaylardan biri de bu sırada vuku bulur.

Türk askeri Yunan saldırıları karşısında zor anlar yaşamaktadır. O sırada cepheden kaçmayı düşünenler bile olur. Yaklaşık 600 kişilik alayı ile en zor sınavı veren Hafız Halit, umutların tükendiği noktada atıyla askerlerin önünü kesen küçük kızı Nezahat'i bulur. Minik, ama vatan sevgisiyle dolu yürek cephe gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına duvar gibi dikilir ve ağzından şu sözler dökülür: "Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?"

Babasına destek olmak isteyen bir çocuğun çırpınışlarının ötesindedir gayreti. Atın üstündeki küçük kız, askerlerin yüzüne tokat gibi bir gerçeği, 'vatan sevgisini ve şehadeti' haykırınca hepsi geri döner. Çoğu cephede şehit düşer, ancak Gediz muharebesi kaybedilse de Yunan askerinin Anadolu'nun içlerine kolay sızması geciktirilir. Küçük Nezahat, sınavı kazanmıştır. Artık o elinde oyuncaklarıyla askerin arasında gezen bir kız çocuğu değil, 70. Alay'ın Nezahet Onbaşısı'dır.
 

İlk İstiklal Madalyası'nı Bu Çocuğa Verelim
 
Bu kahramanlık hikâyesi Cumhuriyet'in ilânından hemen sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin en hararetli tart ışmalarından birine konu olur. Tarih 30 Ocak 1921'dir. Bir milletvekili Meclis Riyaseti Celilesi'ne (başkanlık) Nezahat Onbaşı'ya ilk İstiklal Madalyası’nın verilmesini önerir: "Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasıyla taltif edilmesine dair takriri... Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve her an efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye'nin tasdikine arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337 - Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)"

Erzurum Mebusu Celaleddin Arif Bey izahat verilmesini ister. Operatör Emin Bey söz ister ve Nezahet Onbaşı'nın cephelerdeki kahramanlıklarını bir bir anlatır. Babasını ve askerleri nasıl cesaretlendirdiğini söyler: "Bu çocuk mutlaka muhtac-ı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark'ı) namını vermişlerdir." İzmit Vekili Hamdi Namık Bey itiraz eder, İstiklal madalyalarının Yunan madalyalarına benzetilmemesi için 12 yaşında bir çocuğa verilemeyeceğini, sadece hediye ile taltifini önerir.

Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey araya girer, İstiklal Madalyası’nın da ötesinde küçük Nezahet'in asker yapılmasını, mirimiran (tuğgeneral) rütbesiyle ödüllendirilip, paşa hanım olmasını teklif eder. Meclis başkanı hem hararetli hem latifelerle dolu konuşmaların sonunda Emin Bey’in teklifi gereği ilk İstiklal Madalyası'nın minik kıza verilmesi gerektiğini söyler. Meclis zabıtlarına bu aynen geçirilir. Tartışmalar sürer, ordu kumandanlığına sorulması bile gündeme gelir. Meclis'teki bu tartışmalar aslında küçük Nezahet'in ömrü boyunca peşini bırakmayacak iç burkan bir hikâyenin temelini oluşturur.

Hem Kurtuluş Savaşı gazisi babası Albay Hafız Halit Uzel Bey hem kendisi defalarca başvurmasına rağmen İstiklal Madalyası'nı bir türlü alamaz. Nezahet Onbaşı bir çeyizlik hediye ile de taltif olunur. Çeyiz de tıpkı İstiklal Madalyası kararı gibi zabıtlara geçmesine rağmen gerçeğe dönüşmez.

Aradan yıllar geçer. Tam 65 yıl sonra bir gazetecinin köşe yazısında konuyu gündeme getirmesiyle dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Necmettin Karaduman tarafından bir takdir beratı verilir. Nezahat Onbaşı, 6 Temmuz 1986'da Dolmabahçe Sarayı'nda sessiz sedasız bir törenle şükran plaketini aldığında 78 yaşındadır. Aradan 6 yıl geçer ve madalyasını göremeden 84 yaşında hayata gözlerini yumar.

Nezahat Onbaşı şimdi Anadolu yakasındaki Karacaahmet Mezarlığı'nda İstiklal Madalyası sahibi kocası emekli Albay Rıfat Baysel ile yan yana yatıyor. İstiklal Mücadelesi'nin çocuk kahramanı Nezahet Onbaşı'dan geriye iki kızı İnci ve Oya hanımlar, torunu Şebnem ile onun kızları Didem ve Gizem kaldı. Bir de İstiklal Madalyası ile taltifini onaylayan TBMM tutanakları...



Atatürk'ten İltifat
 
Küçük Nezahet'in birbirinden ilginç anıları da var tabii ki. Padişah yanlısı Kuvvay-ı İnzibatiye askerleri Albay Hafız Halit'in sorumlu olduğu alayın Anadolu'daki Milli Mücadele Orduları'na katılmasını (1919) istemez. İşte küçük Nezahet o çatışmalarda bir askerin yanı başında şehit oluşuna şahit olur. Yüreğini sarsan bu anıyı çocuklarına sık sık anlatır.

İlk asker elbisesini 1920'de giyer. Erlerin kullanılmayan kıyafetlerinden minik kıza bir haki elbise dikilir. Çerkes Ethem ile cephede karşılaşır. Asker elbiseli bu küçük kızı merak eden Çerkes Ethem, niye bu kıyafetleri giydiğini sorar. Nezahet'in cevabı, "Ben askerim." olur. Askerin silahı olmazsa asker olmaz, diyen Çerkes Ethem çatışmalarda ele geçen bir Yunan filintasını ona silah olarak verir. 70. Alay'ın adı 'Kızlı Alay' diye anılmaya başlar. Birinci İnönü Muharebesi'nde cepheye gelen Atatürk alayın sembolü Nezahet'le tanışır. Atatürk'ün sebeb-i ziyareti aslında Alay Komutanı Hafız Halit'i denetlemektir. Atatürk komutan çadırında kulaklarında küpe, asker elbiseli olarak Nezahet Onbaşı ile karşılaşınca çok şaşırır. Yanındakilere sorar, "Kim bu?" diye. Komutanımız Albay Halit'in kızı cevabını alınca daha da şaşırır. Sonra ona sorar, "Ne arıyorsun sen burada?" O da vecize haline gelen sözünü söyler: "Ben askerlerin kalesiyim, dönmek isterlerse karşılarında beni bulurlar." Cevap Atatürk'ün çok hoşuna gider. Küçük kızı sever. Bursa Ahudağ eteklerinde, Bozüyük'te Atatürk'ün özel vagonunda ve Akşehir'de olmak üzere üç kez daha cephede karşılaşırlar.



Asker Kıyafetleri İçinde Minik Bir Kız

Asker kıyafetleri içindeki küçük kız Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa'nın da gözünden kaçmaz. At üstünde onu gördüğünde, "Kim bu küçük asker, niye bu kadar küçükleri askere alıyorsunuz?" diye yanındakileri fırçalar. Sonra sarı sarı küpelerini fark eder minik kızın. "Aç bakayım şapkanı?" der, saçlarını okşar, iltifat eder: "Kimsin sen? Parola ne?" "Onbaşı Nezahet." İnönü gülümser: "İyi o zaman ben seni kurmay yapıyorum." Sonra Alay Komutanı Hafız Halit'in kızını cephelerde büyütmek zorunda kaldığını öğrenir. Paşanın kurmay iltifatı karşılıksız kalmaz, Nezahet Onbaşı, karargâh binasının bahçesindeki asma (üzüm) yapraklarından yaptığı sarmayı Paşa'ya ve babasına ikram eder.

İstiklal Harbi sona erer, Nezahet Onbaşı babasıyla birlikte İstanbul'da yaşamaya devam eder. 13 yaşındayken adının ilk duyulduğu o meşhur tartışmalı TBMM oturumu yapılır. Küçük Nezahet, Fransız İhtilali'nin simge ismi 16 yaşındaki Jan Dark (Jeanna D'Arc) ile özdeşleştirilir. Ama madalya rüyası bir türlü gerçekleşmez. İstanbul Kumkapı'da açılan Jan Dark Enstitüsü'nün de en başarılı öğrencisi olur. Ancak bir aile kararıyla ortaokuldan sonra okuldan alınır.

Okuma sevgisi ve asker olma isteği yüreğinden hiç çıkmaz. İstiklal Harbi'nin genç kahramanlarından Yüzbaşı Rıfat ile 1931'de evlenir. Uzel soyismi artık Baysel'dir. Yüzbaşı Rıfat da Alman Mektebi'ni okurken 17 yaşında okulunu terk edip Kuleli Askerî Lisesi'ne kaydını yaptırmıştır. Daha okulunun birinci yılında o da kendini Milli Mücadele cephesinde bulur. Mehmet Rıfat (Asım), İstiklal Madalyası alan ilk genç askerlerdendir. Nezahat Hanımla evlendikten sonra Atatürk'ün yaverlerinden biri olur.

Nezahat Onbaşı ve ailesi Atatürk'e çok yakın oldukları halde hiçbir zaman alamadıkları İstiklal Madalyası’nı şikâyet konusu yapmaz. Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenen devlet törenlerinde, balolarda Nezahat Onbaşı da vardır. Dönemin asker ve lider eşlerinin tamamıyla iyi ilişkiler kurar. En büyük üzüntüsü okuyamamak olur. Ama hayalleri yarım kalır.

Evliliğinin yedinci yılında ilk kızı İnci, daha sonra Oya dünyaya gelir. Evinin kadını ve iyi bir anne olur. Çocuklarını Kurtuluş Savaşı'nın hikâyelerini anlatarak büyütür. Hayat arkadaşı Rıfat beyi de 1974'te kaybeder.



Son İsteği Türk Bayrağına Sarılmaktı
 
Annesinin son günlerinde yeniden Milli Mücadele günlerini yaşamaya başladığını söyleyen büyük kızı İnci Üçok (Baysel), Nezahet Onbaşı'nın ölüm anını şöyle anlatıyor: "Çok rahatsızlanmıştı. Gülhane Askerî Tıp Akademisi'ne kaldırdık. Hastanede, 'Bak gördün mü Alay geldi. Karşıda askerler. Bak kızım babam beni almaya geldi. Alayın hepsi burada.' diyordu. Onlar son sözleri oldu."

Büyük kız İnci, "Askerler onun her şeyiydi. Ay yıldızlı bayrağı ve askerleri gördüğünde gözleri dolardı." diyor. Annesinin intizamlı bir hayatı olduğunu, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili hatıralarını hep coşkuyla anlattığını söylüyor.

İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi Felsefe öğretmeni küçük kızı Oya Baysel ise tek bir isteğini yerine getiremediklerini dile getiriyor: "Onun son dakikasına kadar hep yanında olduk. Tek isteği var yapamadığımız. Öldüğümde Türk bayrağına sarın demişti. Bir takım asker geldi, cenaze törenine. Ama tabutuna al bayrağı koyamadık. O günün telaşıyla birileri Bayrak Kanunu var deyip engellemişti. Biz de unuttuk."

Nezahat Onbaşı 24 Eylül 1993'te GATA'da vefat eder. Ve eşinin yanına Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilir. O, ardında birçok kimsenin bilmediği tarih kayıtlarına not düşülen bir kahramanlık hikâyesi bıraktı. Nezahet Onbaşı'nın alamadığı İstiklal Madalyası TBMM'nin 69 numaralı Kanunu mucibince Cumhuriyet'in ilk yıllarında 6 bin 920 kişiye verildi. Madalya alanlar arasında 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey ve Nezahat Onbaşı'nın eşi Rıfat Baysel de vardı. Bugün Meclis Kütüphanesi'nin raflarında yer alan 6 defterin kayıtlarına göre İstiklal Madalyalı kahramanların ilk 1500'ü Atatürk'ün silah arkadaşları, milletvekilleri ve cephede yer alan komutanlara verilmiş. Sonra erlere, halk kahramanlarına, Maraş'a, Antep'e, Urfa'ya İstiklal beratı ve madalya verilmesi kararlaştırılmış. Kayıtlara ilk İstiklal Madalyası olarak geçen tek taltif Nezahat Onbaşı'ya yani bir çocuğa aitti. Ancak o madalyasını alamadan hayata gözlerini kapadı.
 
Derlemedir

28 Şubat 2013 Perşembe

Tarihten İlginç Gelenekler - Seppuku (Hara-Kiri)


 
 
Seppuku, iç organların dışarı çıkmasını sağlayan bir tür Japon intihar adetidir.

Seppuku ayrıca hara-kiri olarak bilinir. Günümüzde hara-kiri daha yaygın olarak bilinmektedir. Çünkü hara-kiri ...kelimesi Japoncada "karın deşmek" anlamına geldiği için argo olarak kabul edilir.

Efendisinin ölümünden sonra seppuku yapmak oyibara olarak adlandırılır, adet aynıdır.

Seppuku, feodal Japonya' da özellikle samuray sınıfının savaşta yenilgi sonucunda hayatta kaldıysa yapması gereken intihar olarak adlandırılmaktadır. Gerçekte ise savaşta yenilen samurayın böyle bir zorunluluğu olmadığı gibi, bu sadece samuraylara has bir davranış da değildir. Genellikle efendisine doğru hizmet edememiş samuraylara Edo hanedanı döneminde bir nevi onurlandırma amaçlı cezalandırma yöntemidir.
Seppukuda esas olan, samurayın yaşamı boyunca her an beklediği ölüme kendi eliyle fakat korkunç acılar içerisinde kavuşmasıdır. Zaman içerisinde "seppuku" yapmanın verdiği acıyı önlemek için intihar eden samurayın en yakın arkadaşına karnı kesme işlemini takiben kafasını kesme görevi verilmiştir, bu kişilere "kaishakunin" denilirdi ve genellikle samurayın en yakın olduğu ya da en güvendiği kişilerden seçilirdi.
Şahıs, seppuku yapmadan önce banyo yapar, beyaz giyinir ve en sevdiği yemeğini yer, hazır olduğu zaman bıçağı karnına saplar, sağ-sol hareketleri yaparak diyaframını ve midesini parçalar, sonra da kaishakunin kellesini uçurur.

Seppuku iki çeşittir. Biri yukarıda anlatılan normal seppuku, öteki ise Juun-Buun Seppuku'dur. Juun-Buun Seppuku'da, kaishakunin yoktur. Şahıs, karnını haç şeklinde (+) keser, iç organlarını dışarı çıkarır, mümkünse toprağa koyar, ve orada ölüverir.

Seppuku yapmak bir süre sonra yasaklanmış olmasına karşın günümüze kadar var olmayı başarmıştır. Japon toplumunda kabahatli olmak ve bu kabahatin toplumca bilinir hale gelmesi çok büyük utanç sayıldığından zaman zaman uygulayanlar görülmektedir.
 
Kaynak: Tarih Kulübü

23 Şubat 2013 Cumartesi

Dünyanın İlk Hazır Çorbası "Tarhana"


 
 
ORTA ASYA TÜRKLERİNİN YAŞADIKLARI COĞRAFYANIN İKLİM ŞARTLARINDAN KAYNAKLANARAK KEŞFETTİKLERİ TARHANA, DÜNYANIN İLK HAZIR ÇORBASIDIR

Tarhana, kullanım ve saklama kolaylıkları nedeniyle gerek yerleşik, gerekse göçer yaşam tarzlarının temel b...eslenme maddelerinin başında gelmiştir. Yazın bereketli hasadından ve güneşinden yararlanılarak üretilen tarhana, yılın geriye kalan bölümünde, kahvaltıdan akşam yemeğine kadar tüm sofralarda yer alır. Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının ordularının beslenmesinde tarhana çok önemli bir ihtiyacı karşılamıştır. Özellikle Çanakkale Savaşı’nda orduya güç vermiştir.

‘Dar Hane’ Çorbası...

Selçuklular sayesinde Ortadoğu ve Anadolu’ya getirilen tarhananın isminin nerden geldiği hakkında kesin bir bilgi elimizde yok. Yunanlılarda da ‘trhana’ olarak adlandırılan tarhanayı, Yunanlı araştırmacı ve geleneksel Yunan yemek kültürü uzmanı Georgia Kofinas’a sorduğumda, onlarda da herhangi bir verinin olmadığını söyledi. Bildiğimiz bir şey varsa, o da tarhananın Osmanlı dönemi sonrasında Balkan mutfak kültürüne girdiği... Türkiye’de ise, tarhananın anlamı ile ilgili bazı rivayetler var. En önemlisi, ‘dar hane’ kelimesinden türediği... Bir gün Sultan, seferde bir köylünün evine misafir edilir ve evin hanımı sunacak fazla bir şeyi olmadığı için alelacele bir çorba ikram eder. Çorbayı sunduktan sonra da Sultan’a karşı sıkılarak, “Sultanım dar hane çorbasıdır size en fazla sunacağım; afiyet ola!” der. İşte dar hane olarak adlandırılan çorbaya da, zamanla tarhana denmeye başlanmış söylenceye göre.

Hazırlanışı çok kolaydır; toz haline getirilmiş karışım (ya da hamur), biraz yağ, biraz salça ilave edilerek suda kaynatılır. Ama tabii tarhananın mutfaklarımıza girmeden önceki yapım süreci meşakkatlidir. Buğday ununa tuz, nane ve yoğurt katılarak kazanda pişirilir. Ilıyınca da biraz daha buğday unu ve maya eklenerek yoğrulur. Halkın deyimiyle bir süre ‘ekşime’ye bırakılan karışım, iri parçalar halinde çarşaflar üzerine serilerek kurumaya bırakılır; ardından kalburdan geçirilerek tekrar kurutulur ve bez torbalarda saklanır. Bizlere de, Anadolu’nun özellikle Kastamonu, Kahramanmaraş ve Uşak’ta, ninelerimizin, teyzelerimizin, halalarımızın elleriyle yaptığı o nefis tarhanayı, tencerede kaynatmak düşer sadece... Ve de afiyetle yemek...
Kaynak:Tarih Kulübü

Kethüda Hatun (Harem Yöneticisi)

 
 
Kethüda Hatun, saray hareminin en üst dereceli yöneticisi olup bulunduğu makama padişah tarafından tecrübesi, bilgisi ve terbiyesine bakılarak getirilirdi. Haremdeki bütün merasimleri o yönetir, kadınları padişah ve padişah ailesi karşısında nasıl davranacaklarıyla ilgili o eğitirdi. Padişahın mührünü yalnızca padişahın, sadrazamın ve kethüda hatunun taşıması, ayrıca göreve getirildikten sonra kendisine bir samur kürk bahşedilmesi bize kethüda hatunun ne kadar yüksek bir mevkide olduğunu göstermektedir. Daye Hatun ve Kethüda Hatun özel kayıtlarda padişah ailesi efradı içinde geçmektedir. Kethüda hatunlar, amme hizmeti yaptırmak için gerekli yetki ve donanıma da sahipti. Örneğin III. Murad'ın zamanında kethüda hatun olan Canfeda Hatun İstanbul'da bir camii, bir şadırvan ile civar köylerden birinde bir başka camii ile bir hamam yaptırmıştır.
 
Kaynak: Peirce, 132

Daye Hatun (Sultanın Süt Annesi)

 
Kanuni Sultan Süleyman'ın süt annesi Afife Hatun
 
 
Osmanlı'da prenseslerin ve şehzadelerin süt annesi tarafından emzirilmesi adettendi. Süt anneliği yapan kadının kendi çocuklarıyla emzirdiği padişah çocukları kardeş sayılırdı. Süt annelerinin harem içindeki konumu yüksekti. Eğer padişahın gerçek annesi ölmüşse, merasimlerde onun yerine Daye Hatun bulunurdu. Padişahlar süt annelerine büyük hürmet gösterirdi. Ayrıca bu kadınlara bol bol ihsanda bulunulurdu. Onlar da kendilerine yapılan bağışları cami, mescid gibi amme hizmetleri için harcarlardı. Daye hatunlar genelde devlet adamlarıyla evli olurlardı. Mesela III. Mehmet'in süt annesi Halime Hatun, sultanın eski hocası sadrazam Lala Mehmet Paşa'yla evliydi.
 
Kaynak: Uluçay, Harem,139

22 Şubat 2013 Cuma

Unutulan Tarih - Kaddafi Gerçeği!..

UNUTULAN TARİH !!!

Kıbrıs barış harekatında Amerika'ya kafa tutarak,
Türkiye'ye yardım ettiğini, 1970`lerdeki petrol krizi sırasında Türkiye`ye ucuz petrol ver...
en tek lider olduğunu,
Amerikan ambargosunu yararak, Türk silahlı
kuvvetleri'ne 25 tonluk roket ve 4 uçak dolusu askeri
mühimmat hibe ettiğini,
Türkiye'ye gönderilecek malzemelerin uçaklara yüklenmesinde bizzat yardım ettiğini ve sırtında uçaklara malzeme taşıdığını, Amerika ve İngiltere'nin Libya'daki tüm askeri üslerini
kapattığını,
Bütün yabancı bankaları ve petrol işletmelerini kamulaştırdığını, Amerika'nın 15 nisan 1986'da trablus ve bingazi’ye
düzenlediği hava saldırısında evlatlık kızını
kaybettiğini ve eşiyle iki çocuğunun yaralandığını, İtalya'nın karşısına göğsünde Ömer Muhtar fotoğraflarıyla çıktığını, biliyor muydunuz?

BIZ DOST KURT´LARI KÖPEKLERE BOĞDURDUK...
Kaynak: Tarih Kulübü