31 Temmuz 2011 Pazar

Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman

Mevlid şairi Süleyman Çelebi'nin dedesi ve Orhan Gazi'nin kayınbiraderi Şeyh Mahmud'un:
"Keramet gösterip halka suya seccade salmışsın Yakasın Rumeli'nin dest-i takva île almışsın."
dediği, Orhan Gazi'nin büyük oğlu Süleyman Şah, Rumeli fâtihi olarak tarihlere geçmiştir.
1316'da doğan bu şehzade'nin ömrü; 1359'da bir av esnasında attan düşerek vefatına kadar, gaza meydanlarında, fetihten fetihe koşmakla geçmiştir....

1331'de babası Orhan Gazi'ye vezir olan Şehzade Süleyman, idarî işlerden ziyade askerî işlerle vazifelendirilmiştir. Zaten fıtrat icabı cihangir ruhlu olan Şehzade Süleyman, maiyyetindeki kahramanlarla zaferden zafere at koşturmuş ve filiz halindeki devletin sınırlarını ikinci bir kıtaya, Avrupa'ya taşırmıştır...
Osman Gazi'nin temelini attığı devletin sınırları gittikçe genişlemekteydi. Ve fetihlerin hedefi Anadolu'daki Bizans topraklarıydı... İznik ve İzmit'in fethinden sonra Osmanlı Süvarileri, İstanbul Boğazı'nın Asya taraflarında at koşturmaya başlamışlardı. Devletin bekası ve ihtişamının ziyadesi için mutlaka Rumeli tarafları ele geçirilmeliydi... Bizanslılar arasındaki taht kavgası Rumeli fethine imkan hazırladı...

Kızı Teodora'yı Orhan Gazi'ye veren Bizans kralı VI.Yoannis Kantakuzinos'la V.Yoannis Paleoloğos arasındaki kavgada, Kontakuzinos'un yardım istemesi üzerine orhan Gazi, Süleyman Paşa kumandasında asker göndererek kayınpederinin imdadına koşmuştu.

Süleyman Paşa 1349'da yirmi bin kişilik bir kuvvetle Bizanslıların düşmanı Sırpların eline düşmek üzere olan Selanik'in imdadına yetişti ve Sırpları perişan ederek Selanik'i kurtardı.
Yine Şehzade Süleyman, Rumeli topraklarında at koşturmaya devam ederek, 1352'de Dimetoka meydan muharebesinde Sırp ve Bulgar ordusunu perişan etmiştir.

Rumeli topraklarındaki bu akınlarla, fethe zemin hazırlanıyordu. Zaten bu topraklarda yaşayan yerli ahâli Osmanlı idaresini hasretle bekler olmuşlardı. Çünkü Onlar, yıllardan beri köhne Bizans idaresinin zulmü altında inlemekteydi. Halk idareden memnun değildi. Saltanat çekişmeleri yanı sıra Katolik ülkelerinin saldırılarında da bıkmışlardı.
Şehzade Süleyman, maiyyetindeki mahir kumandanlar; Kardeşi Murad Bey, Hacı İlbeyi, Lala Şahin Paşa, Evranos Gazi, Gazi Fazıl Bey ve Ece Yakup Beylerle her seferden zaferle dönmekteydi. Rumeli'deki ahâli bu seferler esnasında Osmanlıları yakından tanımak imkanını bulmuştu.

Süleyman Paşa, 1354 başlarında Rumeli'yi tamamen bir İslam Beldesi yapmaya karar vermişti. Hazırlıkları tamamladıktan sonra, 1354 Şubat'ında Edincik'te bulunan donanmayla hareket etti ve üç bin kişilik bir kuvvetle Gelibolu'nun kuzeyinde bulunan Kozludere'ye çıkü. Daha sonra, bir yıl önce Çimpe hisarına yerleşmiş bulunan askerleriyle birlikte Gelibolu üzerine yürüdü ve 2 Mart 1354'te Gelibolu kalesini fethetti.
Gelibolu kalesinin fethini diğer fetihler takip etmiştir. Öyle ki 1356'da Gelibolu yarımadası'nın tamamı fethedilmiştir. Daha sonra marşlarda; destanlara izafeten Rumeli'nin fethi şu şekilde işlenmiştir:
"Şehzade Sultan Süleyman hem vezir, hem şahımız; Geçtiler Rumeli'ye sal ile arttı şanımız."

Birkaç yıl içerisinde Gelibolu yarımadasında ve Trakya'da büyük topraklar, Osmanlı Devleti Sınırlarına dahil edilmiştir. Şehzade Süleyman, Gelibolu'nun yanısıra; Bolayır, Ece-Ova, Konur-Hisar, Tekirdağ, İpsala, Malkara, Hayrebolu ve Keşan'ı da fethetmiştir.

Şehzade Süleyman fethedilen toprakların ebediyyen birer İslam beldesi olması için gerekli tedbirleri derhal almış ve Anadolu'dan getirttiği Müslüman ahaliyi fethettikleri yerlere yerleştirmiştir...

Rumeli'nin fethedilişiyle Osmanlı Tarihinde yeni bir devre başlamıştır. Artık İslam askerleri, Asya'nın yanısıra Avrupa kıtasında da at koşturmaya başlamıştır.

Rumeli'nin fethi yalnız Osmanlı tarihinde değil, Bizans tarihinde de bir dönüm noktasıdır. Etrafı Osmanlılarla çevrilmiş Bizans, günbegün çöküşünü seyretmekten başka birşey yapamaz hale gelmiştir.
Şanlı devlete Rumeli topraklarını armağan eden Şehzade Süleyman, 1359'da 43 yaşında iken vefat etmiş ve fethettiği Bolayır'a defnedilmiştir...

Fethedilen toprakların manevî bekçilerinden birisi olarak asırlar boyu türbesi ziyaret edilegelmiştir. İsmi, tarihlerde ve marşlarda devamlı anılmıştır.

Rumeli fethine atfen: "Dört yüz arslandan bu vatan kaldı bize yadigâr
Terk edersek lanet etmez mi bize Perverdigâr" marşı günümüze dek söylenegelmiştir.

Kaynak: sevde.de

29 Temmuz 2011 Cuma

Asıl Hasta

Şibli

Büyük mutasavvuf Şibli hasta olmuştu. Halife ona, ateşe tapan bir hekim gönderdi. Hekim hastaya sordu:
- Gönlün ne istiyor?
- Senin Müslüman olmanı.
- Yani ben Müslüman olursam, sen iyileşip kalkacak mısın?
- Evet
Bunun üzerine hekim kelime-i şehadet getirdi. Ve Şibli hemen canlandı, boynuna sarıldı. Sonra birlikte halifenin yanına gittiler. Durumu öğrenen halife bir gerçeği dile getirdi:
- Meğer ben hekime hasta göndermişim de haberim yokmuş.

Kaynak: Nesil

Bir Onbaşı, Bir İngiliz Zırhlısı

Seyit Onbaşı


Mehmet İhsan Gençcan, Seyit Onbaşı'yı eserinde şöyle anlatıyor:

"Ne hikmetse bataryada tek top ayakta kalabilmiş, fakat onun da vinci kırılmış olduğundan, mermileri namluya sürülemiyordu. Yüzbaşı Hilmi Bey, etrafından birilerinden yardım alabilmek düşüncesiyle bataryadan uzaklaştığı sırada, Niğdeli Ali ile Koca Seyit ümitsiz ve perişan ne yapacaklarını düşünüyorlardı.

Seyit'in dudaklarında bir dua... Sürekli tekrarlıyordu:

- Ulu ve yüce Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur!

Seyit Ali, bu duayı defalarca okudu. Bu yakarış şüphesiz hiç kimseninkine benzemiyordu. Aşk ile kendinden geçmesi ve 257 okkalık top mermisini kucaklayıp omzuna alması bir oldu. Demir basamakları tam üç kez inip çıktı. Yanında bulunan Niğdeli Ali, Seyit'in göğüs ve omuz kemiklerinin çatırdadığını duyuyor, hayret ve dehşet içinde kalıyordu. Topun namlusuna sürülen üçüncü mermi, savaşın kaderini böylece değiştiren olayı doğurmuş ve İngilizler'e ait 'Ocean' isimli zırhlı, bu merminin isabetiyle korkunç yara almıştı."

Kaynak: Semerkant

Osmanlı'nın İnanç Hürriyeti

Fatih Sultan Mehmed


Sırp Kralı Brankoviç ve halkı, Ortodoks oldukları için, Katolik Macar Kralı Hünyad'ın tehdidi altındaydı. Hünyad, Sırbistan'ı işgal edip tüm Ortodoks kiliselerini yıkacağını, yerlerine Katolik kiliseleri inşa edeceğini herkese söyledi: "Ortodoks kiliselerini yıkacağım. Katolik mezhebinin kiliselerini inşa edeceğim. Ortodokslar nazarımızda kafirdirler, kafirlere hayat hakkı yoktur."

Sırplar korku içinde Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed'e sığındılar: "Lütfen bizi koruyunuz! Hünyad'dan önce ülkemizi feth ederek bizi Hünyad belasından kurtarınız. Ama bir istirhamımız var: Kiliselerimizi yıkmayınız."

Fatih, "Asla" dedi, "Sırbistan'ı fethederek camiler kuracağız, amma Sırpların serbestçe dini vecibelerini yerine getirmelerine de hassasiyet göstereceğiz. Kiliselere dokunmayacağız."

Bugün bile ulaşılamayan bu "inanç hürriyeti" anlayışı, bir yandan Müslümanların farkını ortaya koyarken, öte yandan, farklı kıyafetleri dahi hazmedemeyenlere verilmiş bir ibret dersinin çağları aşan numunesidir.

Kaynak: Nesil

28 Temmuz 2011 Perşembe

Yavuz Sultan Selim'in Gördüğü Rüya

Baba ve Oğul

Yavuz Sultan Selim’in seferde ve hazerde (barışta) yanından ayırmadığı bir sohbet arkadaşı vardır. Hasan Can ismiyle bilinen bu zât, âlim ve hikmet ehli birisidir. Onun oğlu Hoca Sadeddin Efendi ise hem Sultan III. Murad’ın hem de III. Mehmed Han’ın hocalığını yapacaktır. Sonraki yıllarda şeyhülislamlık makâmına kadar yükselecektir. Hoca Sadeddin Efendi’nin Osmanlı tarihini anlattığı Tâcüt-Tevârih isimli eseri meşhurdur. Burada babası Hasan Can ile Yavuz Sultan Selim arasında geçen bir rüya tabiri meselesini bizzat babasından duyarak nakletmektedir.
 
Şeyh Bedhaşi

Yavuz Sultan Selim’ 1517’de Mısır’ı civarındaki birçok bölgeyle beraber Osmanlı topraklarına katar. Şam da bu yerler arasındadır. Padişah bir ara Şam’da iken buranın büyük âlimlerinden Muhammed Şeyh Bedahşi ile tanışır. İki kez bizzat ziyaretine gider ve duasını almaya bakar. İlk sohbette hiç konuşmazlar. İkinci sohbette ise Muhammed Bedahşi, padişaha nasihatlerde bulunur. Saltanatla beraber üzerine çok büyük bir yükün bindiğini hatırlatır. O celalli padişah gâyet edebli bir şekilde söylenenleri dinler ve ayrılırken bu zâtın duasını talep eder. Bundan sonra yaşananları Yavuz Sultan Selim’in musâhibi (sohbet arkadaşı) Hasan Can’dan dinleyelim…

Vefat Haberi

Yavuz Sultan Selim

“ Mısır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah Yavuz Sultan Selim Han bana şöyle buyurdu: “Bu gece rüyada Muhammed Bedahşî’yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedalaştı.” Ben ise gençlik atılganlığı ile hemen rüyayı tabire giriştim ve; “Velilerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. Eğer vefat etmemiş ise yakında vefat edeceklerine işarettir.” dedim. Padişah hiçbir karşılık vermedi. Ben de rüyayı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî’nin ölüm döşeğinde olduğu haberi geldi. Yanındakilere; “Harameyn-i Muhteremeyne (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye) hizmetleri ile başlara taç olan Sultan’a benden dua, selâm ve muhabbetlerimi iletirken dünyadan da sefer ettiğimi bildirin.” diye vasiyette bulunmuştu.

Bu Rüya Tabirinin Cezası Nedir?

Şam vâlisi, durumu Sultan’ın kapısına iletmişti. Bu sırada Yavuz Sultan Selim’in hocası Halîmî Çelebi, padişahın yanına geldi. Konuşurlarken Yavuz Sultan Selim Han; “Şöyle bir rüya görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyanın gerçekleşmesi, tabirin şekline bağlıdır. Şimdi o veli zât, vefat etmiştir. Böyle olması tabirden ileri gelmiştir. Yani Hasan Can ölüme yorduğu için onun vefatında bu tabirin tesiri vardır. Siz hakem olun. Hasan Can bu yönden cezalandırılmaya lâyık değil mi? Bu şekilde tâbirin cezası da şiddetle bir tazir (azarlama) değil mi?” dedi. Halimî Efendi ise bana bakıp; “Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin.” dedi. Ben ise utancımdan başımı eğip dedim ki: “Sultanım, vefat günü ile rüyanın görüldüğü tarih tespit edilsin. Eğer rüya daha önce ise ferman devletlü Padişahımındır. Eğer iş aksi ise gerçek budur ki, gerisi hazretinize kalmış” Halimî Efendi, bu sözlerimi doğru bulup dedi ki: “Hasan Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır.”

Başlara taç olan Padişah, Şam’dan gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyanın, Muhammed Bedahşî’nin vefatından sonrasına rastladığı meydana çıkınca Sultanımız bana kıymetli bir hil’at (elbise) ile tam ayar iki yüz dinar altın ihsan buyurdu. Ben de “Bunca lütuf Muhammed Bedahşî’nin kerameti eseridir” diyerek, aziz ruhuna dualar eyledim.”

Kaynak: Ayşe TÜRK (Tarih Severler)

15 Temmuz 2011 Cuma

Hukukçunun Titizliği

Rıza Tevfik Bölükbaşı

Filozof ve şair Rıza Tevfik Bölükbaşı aynı zamanda hekimdi. Hasta bir yakınına bir ilaç göndereceğini söyler. Ertesi günü ilacı komşusu olan bir avukata hastaya ulaştırması için teslim eder. Aradan beş gün geçer. Rıza Tevfik hastayı görür ve ialcın gelmediğini öğrenince avukatın yazıhanesine gider ve durumu sorar. Avukat unuttuğunu söyler ve fütursuzca şöyle bir açıklama yapar:
- Üzülecek bir şey yok! İlacınız kaybolmuş değildir, bendedir! Hasta ölse bile devasını mirasçılarına teslim edeceğimden emin olabilirsiniz!

Kaynak: Nesil

Allah Dostlarının Gönlü

Dervişin biri Bayezid-i Bistami'ye (k.s.) şöyle der:

- Beni Allah'a yaklaştıracak bir iş tavsiye et!

Bayezid-i Bistami (k.s.) ona şu öğüdü verir:

- Allah'ın veli kullarını sev. Onların gönlüne girmeye çalış. Çünkü Allah, her gün o ariflerin kalplerine 360 defa nazar eder. Bu nazarlar esnasında seni orada bulsun!

Kaynak: Osman Nuri Topbaş (Bir Testi Su)