9 Mayıs 2011 Pazartesi

Mahir İdareci Nizamü'l Mülk



Nizamü'l Mülk, Büyük Selçuklu devletinin, idâri, malî ve askeri teşkilatını kuran ve kurduğu bu teşkilat bütün müslüman devletlerce örnek alınan, mahir bir devlet adamıdır.
Alp Arslan ve Melikşah devirlerinde (1064'ten vefat ettiği 1092'ye kadar) 29 yıl fasılasız devam eden vezirliği esnasında yaptığı icraatlarla bütün Müslümanların gönlünde taht kurmuş değerli bir âlimdir.
Asıl ismi Hasan olan Nizamü'l Mülk, 10 Nisan 1018'de Horasan'ın eski kültür merkezlerinden olan Tuş şehrine bağlı Nukan kasabasında doğmuştur. Babası Ali bin İshak, Gazne Devletinde vazife gören bir devlet memurudur.
Nizamü'l Mülk ve kardeşi, devrin meşhur fâkihlerinden Ebu'l Kasım Abdullah'ın yanında mükemmel bir tahsil görmüşlerdir. Öyle ki Nizam-ül Mülk henüz 11 yaşında iken Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş ve yine çok genç yaşta iken fıkıh âlimleri arasında zikredilir olmuştur.
Dinî ve edebî kültürü ile temayüz eden Nizam-ül Mülk idarecilikte de büyük muvaffakiyet göstermiştir. Babası ile birlikte Gaznelilerin maiyyetinde çalışmış, 24 Mayıs 1040'taki Dandanakan savaşından sonra Selçuklu hizmetine girmiştir.
Nizam-ül Mülk Belh valisi Ebu Ali bin Şadân'ın yanında bulunduğu esnada şehrin idaresinde gösterdiği maharetten dolayı tanınmış ve daha sonra Merv'de bulunan Alparslan'ın yanına gitmiştir. O tarihten sonra da Alparslan'ın yanından ayrılmamıştır. Alparslan Selçuklu tahtına oturur oturmaz Nizm-ül Mülk'ü kendine vezir tayin etti. Halife Kaim bin Amrillah tarafından kendisine "Nizam-ül Mülk", "Kıvâmü'd Devle ve'ddîn" lakapları verildi.
Nizam-ül Mülk, Malazgird muharebesi hariç (Alparslan tarafından her ihtimale karşı, memleketi idare etmek vazifesi ile Hemedan'a gönderildiği için iştirak edememiştir) Devletin bütün fütuhat muharebelerinde padişahlarla (Alparslan ve Melikşah) birlikte olmuş, cesareti ve isabetli kararları ile zafere giden yolu göstermiştir.
Devlet teşkilatında, askerî, idarî ve malî sahalarda yapmış olduğu yeniliklerle devletin sağlam temeller üzerine kurulması için çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur.
Kurmuş olduğu idari sistem bütün İslam ülkelerine ve Osmanlı Devletine örnek olmuştur.
Bu mahir idareci İslâmiyyeti gerçek yönüyle her tarafta anlatmak ve bâtıl cereyanların yayılmasını engellemek için kurmuş olduğu medreselerle de Devlete ve İslamiyyete büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Fatımilerin yaymış olduğu Şiî-batınî düşüncelerin ve Hasan Sabbah'ın sapık fikirlerinin Selçuklu Devleti bünyesinde yer tutmaması ve İslam akidesinin halk tarafından her yönüyle öğrenilip yaşanması için gayret sarfetmiş ve bu maksatla medreseler kurdurmuştur. İsfahan, Bağdad, Basra, Nişâbûr, Herât, Belh, Âmul, Musul gibi mühim beldelerde kurulan "Nizamiye Medreselerinde tesbit edilen ortak bir eğitim programıyla değerli ilim adamları yetiştirilmiştir.
Nizamiye Medreseleri, sistemli bir şekilde kurulmuş olan ilk üniversite olarak tarihlere geçmiştir.
Nizam-ül Mülk'ün bu çalışmaları sayesinde Ehl-i Bid'anın propagandası kırılmıştır. Bütün çalışmalarının sonuçsuz kaldığını gören sapık görüşlü Hasan Sabbah, bu büyük devlet adamını ortadan kaldırmak için planlar yapmaktaydı. Nizam-ül Mülk 15 Ekim 1092'de bir Batınî fedaisi tarafından hançerlenmek suretiyle şehid edilmiştir. Nâaşı İsfahan'a getirilerek oradaki türbesine defnedilmiştir.
Örnek devlet adamı ve İslamiyyete ömrünü vakfetmiş büyük bir insan olan Nizamü'l Mülk asırlar boyu hatıralarda yaşamıştır. Nizamü'l Mülk'ün vefatından sonra oğullan ve torunları Selçuklu Devletine vezir olarak hizmet etmişlerdir.
Nizam-ül Mülk'ün "Siyasetnâme" isimli çok değerli bir de eseri bulunmaktadır.

Kaynak: Sevde.de

3 Mayıs 2011 Salı

Hal Dili - 3

Ya Şeytan İmanını Çalsaydı?
Bir gün adamın biri Sehl b. Abdullah Tüsterî k.s. hazretlerinin yanına gelerek,

- Evime hırsız girdi ve eşyalarımı alıp götürdü, diye şikâyette bulundu. O da,

- Allah Tealâ’ya şükret, eğer iman hırsızı olan şeytan kalbine girip de tevhid inancını bozsaydı o zaman ne yapardın?” dedi.

Kuşeyrî, Risâle

Duvarın Dibinde Beklerken
Evliyanın büyüklerinden Abdullah b. Mübarek k.s.’nin tevbe edip yüzünü Hakk’a dönmesinin sebebi bir cariyeye olan aşkı idi. Cariyeye öyle vurulmuştu ki yerinde duramıyordu. Bir kış gecesi gidip, kadının duvarı dibinde sabaha kadar onu bekledi. Arada bir dışarı çıktığında kadını görebiliyordu.

Bütün gece kar yağmıştı. Sabah ezanı okununca yatsı ezanının okunmakta olduğunu sandı. Ortalık aydınlanınca durumun farkına vardı. Kendi kendine:

– Yazık sana Abdullah, utan! Sırf nefsinin hevesi için böyle bir gecede sabaha kadar ayakta dikildin durdun. Eğer imam namazda uzun bir süre okusa deli olursun, dedi.

Bu üzüntüyle tevbe etti. Kendini ibadet ve taate verdi. Nihayet öyle bir dereceye ulaştı ki, bir gün bağa giden annesi, onu bir ağacın altında uyurken bir yılanın ağzına bir nergis yaprağı alıp sinekleri ondan uzaklaştırdığını gördü.

Tezkiretü’l-Evliya

Semerkand Dergisi Mart 2011 Sayısı

Hal Dili - 2

Sultan’ın Denize Atılan Yüzüğü
Kanunî Sultan Süleyman bir gün boğaz gezisi yaparken, kayığını Beşiktaşlı Yahya Efendi dergâhının tarafında kıyıya yanaştırıp Efendi hazretlerini de yanına davet etmişti. Yahya Efendi k.s. da beraberinde nur yüzlü bir zatla geldi.

Boğazda seyir halinde olan kayıkta Kanunî ile Yahya Efendi birbirleriyle tatlı bir sohbete başladılar. Fakat misafir zat bu sohbete katılmamıştı ve sürekli padişahın parmağındaki pek kıymetli yüzüğe bakıyordu. Durumu fark eden Kanunî yüzüğünü çıkarıp o zata verdi. Ancak o zat yüzüğü aldığı gibi denize fırlattı. Sultan buna içerlediyse de Yahya Efendi’nin hatırına bir şey demedi.

Gezi nihayete erip kıyıya yanaştıklarında, o zat eğilip denizden bir avuç su aldı ve kendisine hayretle bakan Kanunî’ye uzattı. Zatın elinde az evvel fırlattığı yüzüğünü gören Kanunî yüzüğünü aldı. Bir şeyler diyecekti ki, o nur yüzlü zat hızla yanlarından uzaklaşıp gözden kayboldu. Sultan iyice şaşırmıştı.

Yahya Efendi, mütebessim bir şekilde izah etti:

– Sultanım! Bu zat görmeyi epeydir arzuladığınız Hızır Aleyhisselam idi, dedi.

Osman Nuri Topbaş, Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleri ile Osmanlı


Kanunî ve Karıncalar
Müderrislik, kadılık, kazaskerlik vazifelerinden sonra şeyhülislâmlık da yapan büyük âlim Ebussuûd Efendi, Kanunî Sultan Süleyman döneminin büyük şahsiyetlerinden biridir.

Bir gün Kanunî Sultan Süleyman, sarayın bahçesinde armut ağaçlarını kurutan karıncaların telef edilmesi için Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’den aşağıdaki beyitle fetva istedi:

“Dırahta ger ziyân etse karınca / Zararı var mıdır ânı kırınca?”

Yani: “Eğer ağaca karınca zarar verse, onu öldürmek caiz midir?” diye sordu.

Padişahın bu fetva talebi üzerine, Ebussuûd Efendi de şöyle bir beyitle cevap verdi:

“Yarın Hakk’ın dîvânına varınca / Süleyman’dan hakkın alır karınca!”

Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar mükemmel bir manevi terbiyeden geçmiş bulunan Kanunî hem dirayetli bir kumandan, zeki ve teşkilatçı bir devlet adamı ve hem de alim ve edip bir şahsiyetti.

Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleri ile Osmanlı

Semerkand Dergisi Mart 2011 Sayısı

Hal Dili - 1

Üç Binek

Bir defasında İbrahim b. Edhem k.s. hazretlerine:

– Zamanınızı nasıl geçiriyorsunuz, diye soruldu. Dedi ki:

– Elimin altında üç bineğim var.

• Bir nimete kavuştuğum zaman şükür bineğine binerek onu karşılarım.

• Bir bela ortaya çıkınca sabır bineğiyle onu karşılarım.

• İbadet anında ise, ihlâs bineğine biner onu öyle karşılarım.

Feridüddîn Attar, Tezkiretü’l-Evliya


Üç Şükür
Şükür üç kısma ayrılır:

• Dil ile şükür: Bu, kulun Allah Tealâ’nın hükmüne boyun eğip teslim olarak, sahip olduğu nimetleri O’nun lütfettiğini bilmesi ve şükretmesidir.

• Beden ve azalar ile şükür: Bu ise, kulun nimeti veren Rabbine karşı vefakâr olup, O’nun yolunda hizmet ve O’na kulluk etmesidir.

• Kalp ile şükür: Bu da, nimeti verene karşı hürmet ve edebi muhafaza ederek, kalbini sürekli nimeti vereni müşahedeye bağlamaktır.

Kuşeyrî, Risâle

Semerkand Dergisi Mart 2011 Sayısı

18 Mart 2011 Cuma

İstanbul’da Boğa Güreşine 300 Lira Rüşvetle İzin Vermiştik


Türkiye’de 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanından sonra özgürlük ortamı genişlemiş, daha önceleri yasak olan birçok uygulama, ülkeye girme fırsatı bulmuştu.

Eski yasaklardan biri de, boğa güreşiydi. II. Abdülhamid’in mutlakiyet idaresi zamanından bazı yabancılar İstanbul’da boğa güreşi turnuvaları düzenlemek istemişler, ama izin alamamışlardı. Meşrutiyet sonrasında, 1910 Mayıs’ında izinlerin verilmesi üzerine bazı yabancı organizatörler tarafından Beyoğlu’nda birkaç gösteri düzenlendi. Ama İstanbul basını “kanlı” oldukları gerekçesiyle gösterilere karşı çıktı ve gazetelerde çok sayıda eleştiri yazıları yayınlandı. Yazarlar, “Bu vahşete son verilmelidir” diyorlardı. Mesela, İkdam Gazetesi’ndeki yazıda, şöyle deniyordu:

“İspanya’da bile nefretle karşılanan, Paris, Londra, Berlin gibi medeni merkezlerde kesinlikle uygulama alanı bulamayan boğa güreşinin İstanbul’da yapılmasına izin verildiğini işittiğimizde bir türlü inanmak istememiştik. Bu izni veren yetkili makam acaba güreşler hakkında bilgi sahibi değil midir? Bu izin yüzünden İstanbul’da feci ve dehşetli manzaralar yaşanıyor. Zavallı hayvan mızraklarla, kamalarla, bin türlü eziyetle öldürülünceye kadar kanlar içinde bırakılıyor. Şehrimizin bu kanlı oyunlardan kurtulmasını talep ediyoruz.”

Gazetelerde bu tür yazılar artınca, boğa güreşleri İçişleri Bakanı’nın emriyle yasaklandı. Fakat, organizasyonu yapan kumpanyaya izin verenler bazı yükümlülüklerin altına girmişlerdi. Mesela, kumpanya boğa güreşine ruhsat alabilmek için belediyeye el altından 300 lira vermişti ve güreşler yasaklanınca zararın tanzim edilmesini istediler.

Kumpanyanın ısrarı üzerine güreşler yeniden başladı, ama gazeteler eleştirilerine devam ettiler. Hedefte bu defa ruhsat karşılığı olarak 300 lira aldığı idea edilen belediyenin 6. Dairesi bulunuyordu. Belediye ideaları yalanladı. Basın işin üzerine gitti. Halktan gelen şiddetli tepki yüzünden gösteriler yeniden yasaklandı. İstanbul’da bir daha boğa güreşi yapılmadı ve 300 lira konusu da unutuldu.

Mehmet Güntekin (HaberTürk Tarih – Sayı: 40 – 27.02.2011)

Aylıkları Ödeyebilmek İçin Karısından Borç Alan Padişah

Osmanlı hükümdarı III. Mustafa, 1757’de tahta çıktı. Sarayda dünyaya kapalı bir ortamda yetişmesine rağmen iktisadi ve siyasi gelişmeleri çok iyi takip edebiliyordu. İmparatorluğun geleceği için “batılılaşmanın” gerekli olduğuna inanmış ve ordunun yeniden yapılanmasından bütçenin dengelenmesine kadar birçok alanda reformlara girişmiştir. Tahta çıktığında, imparatorluk eski senelere göre daha iyi durumdaydı. III. Mustafa bundan faydalanmasını bildi, hazineyi iyileştirdi, bütçe açıklarını kapadı, derebeylerinden “imdadiye” adında bir vergi topladı ve paranın ayarını düzeltti. Onun devrinde hazine son 30 yılın en iyi halini almıştı.

Batılılaşma, orduda yenilik ve hazinenin güçlü olmasının gerekliliği kadar, kuzeydeki Rus tehdidinin de bir an önce sona ermesinin şart olduğuna inanıyordu. Bunun için Avrupa’da kuvvetli bir müttefik aramaya başladı ama daha bulamadan Rusya’ya savaş ilan etmek zorunda kaldı. Savaşın gerekçesi, Rusya’nın Lehistan’ın içişlerine karışmaya başlamasıydı.

Savaş altı sene devam etti ve Osmanlı tarafının yenilgisiyle sonuçlandı. Hazine boşaldı, ordu dağıldı ve III. Mustafa’nın ölümünden altı sonra, 17 Temmuz 1774’te Osmanlı İmparatorluğu yenilgiyi resmen kabul etmiş, Kaynarca Antlaşması’nı imzalayıp toprak ve tazminat vermek zorunda kalmıştı.

Osmanlı-Rus savaşının beşinci yılında son derece ilginç bir olay yaşandı. Savaşın sebep olduğu büyük harcamalar yüzünden boşalan hazine, askerin aylıklarını bile ödeyemeyecek hale gelince, III. Mustafa, oğlu III. Sultan Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’dan borç istedi ve senetle 237 kese 55 kuruş altın aldı.

Ancak padişah 1774’ün 21 Ocak’ında aniden ölüverince savaşın sonunu göremedi ve karısına olan borcunu da ödeyemedi. Dolayısıyla Mihrişah Valide Sultan padişaha verdiği borcu geri alamadı ve bu hadiseden bugüne, III. Mustafa’nın şimdi Topkapı Sarayı Arşivi’nde saklanan borç senedi kaldı.

Artin Bogosian (HaberTürk Tarih – Sayı:42 – 13.03.2011)

İspanya’daki 8 Asırlık İslam Hakimiyeti Son Müslüman Hükümdarın Çektiği Bir “Aaah!” İle Son Buldu



Müslümanlar İberya yarımadasında 800 yıl kaldılar. O sırada “Endülüs” adını taşıyan İspanya, sahipleri savaşta Kuzey’e Asturias dağlarına sürülmüşlerdi. 8 asır sonra geri gelerek “Reconquista” adı altında İspanya’yı geri aldılar.

Sarayın Dört Duvarında Yazılı

Fetih sırasında savaştan dönen ordu başşehre giriyordu. Arabaların, atların, alkışların, haykırışların arasında hükümdarın atı tüm ihtişamı ile ilerliyor, çığırından çıkmış halk “Ya muzaffer melik, ya galip hükümdar” diye ortalığı çınlatıyordu. Melik bir an durakladı. Atının dizginlerini çekti, yüzünü göğe çevirdi ve “La Galibe İllallah” dedi. “Allah’tan başka galip yoktur” demek istiyordu. Bu sözü o sırada inşaatı sona ermekte olan büyük sarayın her yanına yazdılar. Üç kelimeden ibaret olan “La Galibe İllallah” cümlesi Elhamra Sarayı’nın duvarlarını çepeçevre kuşatarak sonsuza dek sürecek bir mesaj niteliği kazanıyordu.

Bir zaman sonra Endülüs Müslümanları’nın son şehri Granada da düşüp Elhamra Sarayı, Aragon krallarının eline geçti. Aradan 400 yıl daha geçti. Bir sonbahar günü kültürel etkinlikler ve bir konser için şimdi müze olarak kullanılan Granada Sarayı’na gelen bir Türk kültür grubunun üyeleri “La Galibe İllallah” yazısını okudular.

El Hamra Sarayı Aslanlı Avlu

Gemileri Yaktırdı

Müslümanlar İspanya’da 800 yıl kalmışlardı. Efsane kumandan Tarık bin Ziyad’ın emrinde 4 gemi ve 7 bin mücahitle denizi geçerek 711’de Avrupa’ya ayak basan Arap orduları, burada karşılaştıkları Vizigot Kralı Rodrigez’i, Rio Barbeta savaşında Suriye’den gelen kuvvetlerle yenilgiye uğrattılar. Tarık günümüze de kendi adı ile anılan boğazı geçtikten sonra askerlerin geri dönüş ümidini kırmak için gemileri yaktırmış ve “Ey mücahitler, arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman var, dönüş yoktur ki, iki seçenek vardır, ya ölüm yada zafer” demiş.

8 veya 10 gün süren İberya Yarımadası’nda son ulaştıkları nokta, kuzeybatıda Poitier şehridir. 10 Ekim 732 tarihinde burada Charles Martel komutasındaki Franklar’a yenilen Araplar, Avrupa’da Poitier’den öteye geçemediler ancak 21 yıl içinde ele geçirdikleri İspanya’da 8 asır kaldılar.

Üniversiteleri Etkilediler

O çağda Arap siyasi gücünün merkezi olan Suriye, Abbasi iktidarının eline geçtikten sonra İspanyol toprağında devam eden Emevi saltanatının bu ülkeye parlak bir uygarlık getirdiği görülmektedir. Müslümanlar başta Elhamra Sarayı olmak üzere, Kurtuba Camii, Medinet el Zehra, Saragosa Camii, Almeira ve Malaga kaleleri, Real Manastırı, Alkazar Sarayı, Sevilla Kulesi ve Toleda Çeşmesi gibi eserler inşa ettiler. Latin tarihlerinin gururla andığı İbni Rüşt, Meymunides ve İbni Bace gibi filozoflar burada yetişti. “Tıbb-ı Nebevi” kavramı güneybatı Fransa’daki tıp çevrelerinde ve üniversitelerde etkisini gösterdi. Bu alanda bugün dahi izleri görülen bir “İslami tıp” ekolü doğdu.

Kurtuca Camii tavanı

Kitaplarla Tartıştılar

Endülüs felsefesi çok ileri bir noktadaydı. Latinlerin “Avveroes” adını taktıkları 1126 doğumlu İbni Rüşt, bu alanda önde geliyordu. Felsefe tarihçileri dünyanın, yaratılış ve yaşamın sırlarını çözme yolunda pek ileri noktalara varan İbni Rüşt’ün, Fransız Rene Descartes’i etkilediğini yazarlar.

İslam düşüncesinin ünlü ismi İmamı Gazali, 9. yüzyılda İbni Rüşt’e karşı çıkmıştı. Bağdat’ta yazdığı “Tehafütü’l-felasife” isimli kitabı ile İbni Rüşt’ü eleştiren Gazali “felsefenin İslam’da yeri olmadığını” ileri sürüyordu. İbni Rüşt buna başka bir kitap ile karşılık verdi. Tartışma o devirde İslam dünyasını ikiye ayırdı. Gazali, “kainatın sırlarını çözmek için insanın akıl ve mantık yerine ‘tahassüsat’gücünü kullanması gerektiğini ileri sürüyordu. Tahassüsat, göksel mesajlar ve kalbe dolan sezgi gücüydü.

Bazı bilim adamları İbni Rüşt’e bazıları Gazali’ye hak verdiler. Tartışma uzun yıllar sürdü. Sonraki dönemde Endülüs tesirindeki Fransız filozoflar da tartışmaya katıldılar.

Endülüs’ün Acıbademi

Endülüs uygarlığı, temelde maddi bir uygarlıktı. Bir dine dayalı ancak daha çok dünyaya dönüktü. Teknolojide çağına göre başarılıydı. İspanya’da inşa ettikleri su kanalları asırlarca bölgelerin su ihtiyacını karşılamıştı. Endüstri ileriydi, özellikle de tekstilde büyük aşamalar kaydedilmişti. Yaşam biçimleri farklıydı. Mutfakları renkliydi. Arabistan’dan çıkma mutfak gelenekleri batıda büyük zenginlik kazanmıştı. Bugün her şekerci dükkanında bulunan acıbadem kurabiyesi, Endülüs icadıydı. Gitar da Granada’da ortaya çıkmıştı. Endülüs müziğinde Arap etkisi vardı. Granada’da bir kadınlar korosu çok meşhur olmuştu.

Endülüs Emevi uygarlığı, 1492’de son buldu. Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella, İspanya’da Müslümanların elinde kalan Granada’ya bir sefer düzenlediler ve 1492’de Granada teslim oldu.

Kurtuca Camii içinden bir kesit


İşkenceden Geçirdiler

Teslim şartlarını görüşmek için bir komisyon toplanmıştı. Halkın görüşmelerden haberi yoktu. Herkes olağan bir barış antlaşması konuşuluyor zannediyordu. 15 gün sonra bir sabah Kardinal Jimenez, Elhamra Sarayı’nın üzerine haçı diktiğinde gerçeği öğrendiler. İspanya elden gitmişti. Bir anda Granada sokakları protesto gösterilerine sahne oldu, insanlar aldatıldıklarını anlayarak çileden çıktılar. Halkın öfkesi günlerce sürdü, fakat sonuç alamadılar. Artık İspanyolların elinde esir olmuşlardı. Bir süre sonra Katolik olmaya zorlanacaklar, olmayanlar engizisyonda geçen büyük işkencelere uğrayacaklardı.

1492 yılından sonra İspanya topraklarında Müslüman olmak veya Müslüman gibi düşünmek, büyük bir suçtu ve cezası ağırdı. Müslümanlar İberya’yı terk etmek zorunda kaldılar ve Museviler de artık İspanya’dan ayrıldılar.

Hükümdarın Çıktığı Tepeye “Arab’ın Son Ahı” Adını Verdiler

1492’deki yenilgiden sonra İspanya’dan kaçmak üzere sahillere yığılan Müslümanlar, o sırada daha devlet hizmetine girmemiş olan Türk denizcisi Barbaros Hayrettin tarafından ücretsiz olarak Kuzey Afrika’ya taşınmıştı. Müslümanlarla birlikte İberya’dan çıkarılan Yahudiler de Osmanlı toprağına taşındılar. Sultan II. Bayezid, Yahudileri Selanik’e yerleştirdi.

Müslümanların son kalesi olan Granada düştükten sonra Elhamra Sarayı da İspanyolların eline geçmişti. Sarayın son sahibi olan Nasıri hükümdarı 12. Muhammed, bir sabah ailesi ve yakınları ile sarayı terk etti. Uzaklaştılar ve bir tepenin üzerine çıktılar. 12. Muhammed geri dönerek terk ettiği sarayına son bir defa daha baktı ve derin bir “Aaah!” çekti. Bu tepe daha sonra “Ultimo suppiro del Moro” yani, “Arab’ın son ah tepesi” adını aldı ve bugün de aynı isimle anılıyor.

Hükümdar, sarayından ayrılırken ağlıyordu. Yanında bulunan annesinin “Vaktiyle erkek gibi koruyamadığın ülken elinden giderken kadınlar gibi ağlıyorsun” demesi de tarihlere geçti.

Nezih Uzel (HaberTürk Tarih – Sayı:42 – 13.03.2011)